Mini Seri | Yakın dönemde voleybol tarihimiz..

Galatasaray Kadın Voleybol Takımı, spora ve yayına bu kadar rahat erişebildiğimiz bir dönemde ilk defa Türkiye Şampiyonu olmak için finalde sahne alacak. Geçtiğimiz gün Avrupa'nın en büyük kulübü olan Vakıfbank'ı, yarı finalde iki maçta üst üste aldığı 5 set ile finalin dışına iten takımımız şimdiden büyük bir başarıya imza atmış durumda. Daha önce defalarca belirttim, voleybol Türkiye'nin kulüp bazında en iyi ve başarılı branşı olması ne yazık ki bu güzel spora olan ilgiyi arttırmıyor. Şimdi en azından Galatasaray taraftarı için kadınlar branşında şampiyonluk bu kadar yakınken bu final özelinde bir mini seri ile hem bir hazırlık yapalım hem de takımımız, yakın tarih ve rakip hakkında bilgi sahibi olarak üç günlük üç yazıdan oluşacak mini serimizin ilk yazısına başlayalım.

Bu seri bugün yani ilk gününde Galatasaray Kadın Voleybol Takımı'nın yakın tarihini, organizasyonunu ve derecelerini anlatacak. Yarın oyuncularımızı, oyun şeklimizi ve kimyamızı sizlere anlatıyor olacağım. Çarşamba günü ise rakip Fenerbahçe'yi kısaca tanıyıp, nasıl önlem alabiliriz onu okuyup, Perşembe günkü maça odaklanacağız. Başlayalım.

Öncelikle organizasyondan biraz bahsetmek istiyorum. Fazla geçmişe dalmadan, bizi şoke eden 2007-2008 sonrası Gökhan Edman Hoca'nın gayretleri ile ayağa kalkan takımda Orkun Darnel'in benim kanaatimce başarılı bulduğum menajerliğinde Dragan Nesic takımın başına geliyor ve değişim ondan sonra başlıyordu. Ardından artan yatırım, Massimo Barbolini dönemi ve menajerliğe transfer edilen ve yine çok başarılı bir hamle gördüğüm Mehmet Berent Bayrakçı ile salonda büyük başarılara imza atamasak da organizasyon kalitesi olarak oldukça gelişiyorduk. Son olarak Dursun Özbek yönetiminin sayılı güzelliklerinden olan Ali Yüce yönetimi altında tüm Ataman Güneyligil başta olmak üzere teknik ekip, başarılı oyuncular ve sıkı çalışan idari kadro tam kenetlenmiş vaziyette yollarına emin adımlar ile devam ediyorlar. Bu konuda ismini saydığım kişiler bir tarafa dursun, geçmişten başlayarak, bu takımın düşük maliyetle bu kadar yol almasını sağlayan isimsiz kahramanlar ve her kim varsa büyük tebriği hak ediyor.

Gelelim yakın tarihimize. Galatasaray Voleybol Takımı 1922'de kurulmuş. Tıpkı futbol kulüplerinde olduğu gibi, ligler bugünkü gibi tam profesyonel olmadan kazandığı 7 İstanbul Bayanlar Ligi Şampiyonluğu, 5 de Türkiye Bayanlar Voleybol Ligi Şampiyonluğu var. 1984-1985 yılında bugünkü halini alan Türkiye Bayanlar Voleybol 1. Ligi'nde hiç şampiyonluğu bulunmayan takımımız tarihte bu şampiyonluk için bir defa daha bu kadar yakın olmuş.

Resmi sitemizdeki bilgiye göre 1. Lig bugünkü halini aldıktan hemen 2 sezon sonra Erkekler Ligi'nde gelen şampiyonluk yöneticilerin iştahını kabartıyor ve Şampiyonluk için kolları sıvayan yöneticilerin kurduğu iddialı kadro kupa için şansını zorlasa da finalde Eczacıbaşı'na takılarak ikincilik ile yetiniyor. Hem de, o yıl gelecek olan kupa Eczacıbaşı'nın 15 yıllık şampiyonluk hegemonyasının da sonu anlamını taşıyor. Fakat bir voleybol çınarı olan Eczacıbaşı'na diş geçiremediğimiz için şampiyonluk ümidinin bu kadar fazla içimize doğması tam 30 yıl sürüyor.

 Bu sezondan sonra 2000'li yılların ortalarına doğru yatırımlar olağan düzene dönmüş olacak ki, hiçbir zaman Vakıfbank, Eczacıbaşı veya Emlak Bankası şampiyonlukları kimselere bırakmıyordu. Derken 2003-2004 sezonunda takımımız Bayan Voleybol Şubesi 1. ligde mücadele ederken 1 yıllığına kapanıyordu. Türkiye'nin sporda çınar ağacı haline gelmiş kulübü Galatasaray'ın Kadın Voleybol branşı 2004-2005 sezonu kapanışın ardından 2. Ligde sezona başlıyor ve o sezon tekrar ait olduğu yere geri dönüyordu.

İşte benim hatırladığım kısım da bundan 2 sezon sonra yaşayacağımız bir şokla daha başlıyordu. 2006-2007 sezonunda felaket bir performans sergileyen takım ilk defa küme düşüyor ve 2. Lig yolunu tutuyordu ve akıllarda Galatasaray'ın sadece futboldan ibaret mi olduğu sorgulanıyordu. Tabii bu sorgulamayı yapan kesim Galatasaray'ı bir spor kulübü olarak görenler yapıyordu.

Ertesi sezon tekrar 1. Lig'e dönen takımımızın yavaş ama emin adımlar ile yükselişi başlamış oluyordu. Vakıfbank'ın o zamanlar bu kadar kuvvetli olmadığı bir dönemde Eczacıbaşı ile beraber yeni bir rakip doğuyor, bu da bize hiç yabancı olmayan bir isim Fenerbahçe oluyordu. 2008-2009 Playoff'unda çeyrek finalde Fenerbahçe'ye kaybederken bir sonraki sezon ise Gökhan Edman yönetiminde Challenge Kupası'nda üçüncü oluyor ve bugünlerin belki de ilk sinyallerini çakıyordu.

2010-2011 sezonunda ise Dragan Nesic'i kadronun başına getiren yönetim belki de şubenin en verimli adımlarından birini atıyor; Dragan Nesic'in oyunu göze oldukça hoş geliyordu. Galatasaray savaşıyordu, kendinden maliyet olarak oldukça yüksek kulüpler ile düşük bütçesine rağmen savaşını veriyordu. Fakat takımımız play-off ta yine Fenerbahçe'ye mağlup oluyor ve final kapısını bir türlü aralayamıyordu. Fakat bu mücadele yönetim bazında yine iştah kabartıcı olacak ki bir sonraki sezon takımın başına güzel bir yatırım ile Massimo Barbolini geliyor, takıma nispeten daha kaliteli yabancılar katılıyordu.

O sezon Avrupa'da Cev Cup'ta mücadele eden takımımız tarihinde ilk defa final oynarken Yamamay'a iki maç sonunda kaybediyor, trajik olan final aslında bir bakıma işe yarıyordu. Taraftarın ilgisi voleybola çekiliyordu. Aynı sezon ligde alınan kupa ikinciliği de yine bir başarının kıyısından döndüğümüzü gösteriyordu. Massimo'nun ikinci sezonunda Neriman, Lo Bianco, Calderon, Gioli gibi oyuncular takımın yükünü taşıyor; oldukça iyi giden sezonda ilk defa Şampiyonlar Ligi'nde mücadele eden takımımıza final four ev sahipliği veriliyor ve Avrupa'nın en iyi organizasyonunda ilk dört şansı sunuluyordu. Altın tepside gelen bu ev sahipliğinde müthiş bir organizasyona sahne olduğumuz maçlarda yarı finalde Vakıfbank'a, 3-4. lük mücadelesinde ise Yamamay'a kaybedince 4. oluyorduk. Fakat bu ev sahipliği şüphesiz ki Galatasaray'a güzel bir deneyim sunmuş oluyordu.

Güzel geçen iki sezonun ardından Barbolini ile geçen üçüncü sezonda eleştiri sesleri daha gür çıkmaya başlıyordu. Sebep, kadronun doğru kurulmaması ve olan oyuncuların iyi değerlendirilememesi oluyordu. Bu eleştirilerin dozu sezonun ilerleyen kısımlarında molaların doğru zamanlarda alınamamasına kadar varıyordu. Fakat sezonun sonunda oynadığımız trajik Vakıfbank maçı, Lo Bianco'nun sakatlanıp Gamze Alikaya'nın devam ettiği şartta kıl payı ile kaybediliyor; bu maç Barbolini döneminin ise sonunu getiriyordu.

Barbolini döneminin bize getirdiği en büyük avantaj altyapı oyuncularının sisteme entegre olması; sonradan koltuğu devralacak Ataman Güneyligil'i üç sezon boyunca hazırlaması ve başarıları ile dünyanın kabul ettiği bir teknik adamın organizasyona verdiği tecrübe ve bizi yukarıya taşımak oldu. Her ne kadar "Daha iyisi olabilirdi" diye içlensek de Massimo Barbolini bu şubeye mutfak tarafından gerçekten güzel şeyler verdi. Bunun yadsınamaz bir gerçek olduğunu kabullenmek gerek.

2014-2015 sezonunun başında ise göreve Massimo'nun üç sezon boyunca yardımcılığını yapan Ataman Güneyligil geldi. Ataman Hoca'nın sıkı bir Galatasaraylı olması, oyuna duyduğu arz, kendini geliştirmeye çalışması ve genç arkadaşlara verdiği önem oldukça işimize yaradı ve bütçenin kısıldıkça kısıldığı bu üç sezonluk dönemde bizim performansımızın düşmemesine mani oldu. Nadia Centoni ve Nihan Güneyligil'in kaptanlığında başlayan bu üç sezonluk serüven bu sezon final ile taçlanıyordu.

İlk sezonumuzda gençlerin yoğunlukta olduğu kadro ile ortaya koyduğu performansla göz dolduran takımımız ligde ve Avupa'da dişe dokunur bir başarı ortaya koyamazken Vakıfbank, Eczacıbaşı ve Fenerbahçe gibi devlere kafa tutuyordu. İkinci sezonda iskelet kadro korunup yan oyuncular değişirken takımımız Avrupa'da Cev Cup'ta mücadele ediyor ve rakiplerini de bir bir saf dışı bırakıyordu. Ligde dördüncülükten öteye gidemeyen takımımız dikkatini Avrupa'ya verince Cev Cup'ta bir kez daha final kapısı aralanıyordu. İlk finalimizde olduğu gibi şanssızlık yine bizi vuruyor ve ilk maç İstanbul'da oynanırken ikinci maç deplasmanda oluyordu. İstanbul'da oynanan maçlarda kuvvetli rakiplere müsaade etmez iken deplasmanda bütçe farkının oluşturduğu kalite ve tecrübeli takımlara yenilmekten kurtulamıyorduk. Tıpkı Yamamay'da olduğu gibi Dinamo Krasnodar'ı da ilk maçta yendikten sonra orada kaybedince kupaya da veda ediyorduk. Fakat oyuncularımızın verdiği mesaj gelişimin devam ettiğini ve bu performansı sürdüreceklerini açıkça belli ediyordu.

Yine ufak bir iki takviye ile bu sezona başlayan takımımızda bazı raylar artık daha çok yerine oturmuştu. Takımda Centoni-Nihan ve Gamze'nin birlikte üçüncü sezonu olurken; Leys ve Güldeniz de ikinci sezonlarına girmişti. Bu konuda birlikteliği tam anlamıyla sağlayan kemik kadronun etrafında genç oyuncular da şans bulurken ligde ve Avrupa'da yine standartlarında devam eden takımımız Cev Cup yarı finalinde turnuva favorilerinden yüksek maliyetle kurulmuş Kazan'ı ilk maçta burada mağlup etse de orada altın sette kaybetmekten kurtulamadı. Ligde ise alışılmış bir ilk etap sonucu olarak dördüncü olan takımımız çeyrek finalde Bursa BŞB'yi iki maçta geçerek yine alışık olduğumuz bir şekilde Vakıfbank ile yarı finalde eşleşiyordu. Kendi taraftarımız dahil kimsenin şans tanımadığı Vakıfbank eşleşmesinde ilk maçı 3-0 ile kazanarak bir sürprize imza atan takımımızda aslında bu galibiyetin tam sürpriz olmadığı netti. Ataman Hoca'nın bu seriye o kadar iyi hazırlandığı için belliydi. Takımın da kenetlenmiş oluşunu görüyorduk. 

İlk maçın sürpriz olduğunu düşünenler bu fikrinde yanılmak için ikinci maçı bekleyecekti. İkinci maça yine oldukça iyi başlayan takımımız üst üste aldığı iki set, toplamda da iki maçta aldığı 5 set ile finali garantilemiş oluyordu. Üstelik bu takımın belki de en zayıf gördüğümüz tarafının kuvvetli basması ile; takımımız geri de düşse set sonlarını oldukça iyi oynuyordu! 

Bu iyi performansın final ile taçlanması olağanüstü bir sonuç oluyor, 3 tane Dünya ve Avrupa Şampiyonu'nun bulunduğu bir ligde ister kabul edin, ister etmeyin çok büyük bir başarı elde ediyorduk. Fakat bu başarıyı efsaneleştirmek için önümüzde bir engel daha var; o da şampiyonluk. Takımımız, bu Perşembe günü (27.04.2017) başlayacak final serisinde Fenerbahçe ile karşılaşacak ve 3 maç kazanan ekip kupanın sahibi olacak.

Bu seride takımımızın geçmişte olduğundan çok daha fazla desteğe ihtiyacı var. Meşhur "İnanmak, başarmanın yarısıdır" deyişinde olduğu gibi bizim kızlar tam anlamıyla inanmış; kendilerini kupaya odaklamış vaziyetteler. Bize düşen ise onlara kesintisiz desteğimizi ve inancımızı sunarak bu organizasyon altındaki ilk şampiyonluğumuzu kazanmak adına kendilerine yardımcı olmak. Takım ve taraftar olarak bir bütün olmak!

Bugün, fazla derine girmeden Kadın Voleybol branşımızın yakın tarihini, elde ettiği dereceleri ve organizasyon tarihine değinmeye çalıştım. Mini serinin ilk yazısı sona ermiş oluyor. Yarın ise karşınızda takımımız, kadromuz, oyun stilimiz ve kimyamızı sizlere anlatmaya çalışacağım.

Hiç yorum yok

Okumuş olduğunuz başlık hakkındaki yorumunuzu bırakmak için lütfen aşağıda bulunan alana görüşlerinizi belirtiniz. Unutmayınız ki; yorumlarınız blog ekibinin onayı doğrultusunda görüntülenecektir. Hakaret ve küfür içeren yorumlar onaylanmayacaktır.

Blogger tarafından desteklenmektedir.