Hoş 5'in bu haftaki konuğu Jon 'The Sniper' Diebler!

Spor Toto Basketbol Süper Ligi’nin sponsorlarından RedBull'un kendi sitesinde kaleme aldığı kahramanlarının kendi kahramanlarını anlattıkları Hoş5’in bu haftaki konuğu Galatasaray Odeabank’ın keskin şutörü Jon Diebler oldu.  Cem Pekdoğru'nun hazırladığı yazı dizisinini bu bölümünde Diebler’dan başarılı basketbol hayatına ilham veren isimleri, yine “beşli sisteme göre” saymasını istendi.

İlk olarak Thad Matta yönetiminde, Evan Turner’ın sürüklediği bir Ohio State takımında ismini duyurmaya başlayan Diebler hakkında, şut yeteneğine ve oyun zekasına atıfta bulunan popüler bir şaka vardı: Jon Diebler, 33 numarayı giyiyor. Maç başına 3 üçlük atıyor ve not ortalaması 3.33. Bilin bakalım, uğurlu sayısı kaç?

Avrupa’daki çaylak sezonunu Panionios’ta geçirdikten sonra 2012 yazında ülkemize transfer olan Diebler, üç yıl oynadığı Pınar Karşıyaka ile unutulmaz bir şampiyonluk yaşamıştı. Oradan Anadolu Efes’e geçti ve yüzdeli şutlarını son olarak da Galatasaray Odeabank’a taşıdı. Sezonun geride kalan bölümünde 20 maçta ortalama 22 dakika süre alan Diebler, üç sayılık atışlarında %42, faullerinde ise %90 isabetle oynuyor. Peki Galatasaray Odeabank’ın yıldızı Jon Diebler, bugünlere hangi isimlerin ayak izlerini takip ederek geldi? 

5 yaşındayken.
Henüz spor dünyasını takip etmek için çok küçüktüm, maçları da izlemiyordum. Onun yerine, bütün gün babamı izliyordum ve kendime rol modeli olarak onu seçmiştim. Evet, 5 yaşındaki kahramanım babam Keith Diebler’dı. Bir lise takımına koçluk yapıyordu ve bana da basketbolu o öğretti.

10 yaşındayken..
Kahramanım Michael Jordan’dı. Tam da bu yaşlarda basketbola tutulmuştum, NBA maçlarını yakından takip ediyordum. Jordan’ı ilk kez izleyip onun “yenilmez” olduğunu düşündüğüm günü çok net hatırlıyorum. 1998 finallerindeki 6. maç da hafızamda büyükçe bir yer kaplıyor elbette. Bryon Russell’ın üstünden o şutu (literatüre “The Last Shot” olarak geçecek son saniye basketini) attığında, ben de ekran başındaydım. Kahramanımdan erken bir 10. yaş günü hediyesi almıştım.

15 yaşındayken...
Burada LeBron James’in ismini söylemem gerekiyor sanırım. Takvimler 2003’ü gösteriyordu ve herkes Ohio’dan çıkan LeBron James fenomenini konuşuyordu, nitekim o yılın Haziran ayında 1. sıra seçimi olarak NBA’e adımını attı. Ohio’da doğup büyümüş biri olarak, o günlerde büyük bir LeBron hayranıydım. Kendim de bir lise öğrencisiyken, onun ulusal kanaldan yayınlanan lise maçlarını izlediğimi hatırlıyorum.

20 yaşındayken...
Kolejdeki çaylak sezonumu geçiriyordum, Ohio State’teki takım arkadaşlarım arasında Evan Turner, Kosta Koufos ve David Lighty gibi isimler vardı. Aramızdaki takım içi sohbetlerde, bir türlü yanıtını bulamadığımız sorunun ne olduğunu tahmin edersiniz: Kobe mi, LeBron mı? LeBron her zaman favorilerimden biri oldu, hâlâ da onu izlemekten büyük bir keyif alıyorum. Ama o günlerde bu soruya verdiğim yanıt, hiç düşünmeksizin, Kobe olurdu. Kobe’nin ne kadar sıkı çalıştığını görüp de saygı duymamak imkânsızdı. Profesyonel kariyeri için gün sayan bir kolej basketbolcusu olarak, onu yakından takip ediyor ve her maça nasıl yaklaştığını inceliyordum. Sadece maçlara değil, antrenman sahasına da her gün yüzde yüzüyle geldiği o kadar açıktı ki.. 20 yaşındaki kahramanım kesinlikle Kobe Bryant’tı.

25 yaşındayken...
Kahramanım yine aileden biriydi; ağabeyim Jacob Diebler. Bugün hâlâ kahramanımın Jacob olduğunu söyleyebilirim – inanılmaz derecede sıkı çalışan biri ve tavsiye için her an kapısını çalabileceğimi biliyorum. Eski bir basketbolcu olarak, önce benim okulum Ohio State’te video koordinatörlüğü yaptı. Şimdilerde ise eski takım arkadaşı Bryce Drew’un asistanı olarak Vanderbilt’te görev yapıyor. Jake’in iş ahlakına ve kişiliğine çok büyük saygı duyuyorum.

Hiç yorum yok

Okumuş olduğunuz başlık hakkındaki yorumunuzu bırakmak için lütfen aşağıda bulunan alana görüşlerinizi belirtiniz. Unutmayınız ki; yorumlarınız blog ekibinin onayı doğrultusunda görüntülenecektir. Hakaret ve küfür içeren yorumlar onaylanmayacaktır.

Blogger tarafından desteklenmektedir.