Bir garip milli zafer: General Harrington Kupası..

Günümüz sosyal medyasında neyin gerçek, neyin gerçek dışı olduğunu anlamak bir hayli zor.. Bir konu hakkında yüzlerce görüş beyan ederek gerçekleri farklı yöne çekebilecek bir noktadayız. Atalarımız zamanında boşuna söylememiş; Bir yalanı kırk doğruya saklarlar. Türk futbol tarihinin gelmiş geçmiş en büyük başarıları hiç kuşkusuz Galatasaray'ın milenyumun başında elde ettiği UEFA Kupası ve Süper Kupa. Ancak o başarıların ardından birdenbire suyun öte tarafından hortlayan bir General Harrington Kupası var. Düşman işgaline bir "tokat" gibi vurulduğu iddia edilen; Türk futbol tarihinin en büyük (!) şampiyonluğu olarak lanse edilen. Gelin, bu konuyu bir de Galatasaray'ın değerli isimlerinden ve tarihi çalışmalar yapan Mehmet Şenol'dan dinleyelim.

Bu aşamada General Harington Kupası ve Milli Mücadele’de Fenerbahçe’nin Rolü , Atatürk üzerinden oluşturulan “Son Kale” retoriği üzerine bir yazı yapmak, tek tek üzerinden geçmek istiyorum. Son 15-20 yıldır Fenerbahçe'de futbol-dışı hikayeler anlatılmaya başladı. Temel olarak, 3 iddianın altı çeşitli öykülerle doldurularak anlatılıyor: “Milli mücadelede aktif yeralmıştı”, “Atatürk Fenerbahçeliydi“, “İşgalcilere karşı halkın umudu olarak Harington kupasını aldı” şeklindeydi. Milli Mücadele, Atatürk gibi ortak paydamız olan değerleri sahiplenerek öne çıkma çabası bir yana, Galatasaray’ı da suçlayarak değersizleştirme çabası gösteriliyor. Fransız tohumları, İşgalcilere okulunuzu açtınız, Atatürk bizim vs..

Bakalım neymiş ne değilmiş.. 
Bu yazımızda önce Harington Kupası’nı inceleyeceğim. Ardından milli mücadeledeki Fenerbahçe'ye bakacağım. Fenerbahçe’nin neden tarihini farklılaştırma gayreti sarfettiğine dair fikirlerimi yazacağım. Fenerbahçe’nin bugün yoğun milli mücadeleci ve Atatürkçü retoriği kullandığı işgal döneminin tümünde kulübün başında olan, faaliyetlerine öncülük eden kulüp başkanına bir bakalım.. Fenerbahçe’nin konuşulmasından hoşlanmadığı, dillendirmek istemediği bir konu bu. Bu yukarıdaki bütün o retoriği tek başına paramparça etmektedir. Dönemin Fenerbahçe Başkanı, Osmanlı hanedanından şehzade Ömer Faruk Efendi’dir. Ve artık Padişah ve Halife tarafından planlandığı bilinen son çırpınışın öznesi olarak Atatürk’ün yerini almaya cüret etmiştir. Üstelik, Milli mücadelede her şey yoluna girerken, yani İnönü zaferleri kazanıldıktan sonra yapmıştır bunu. Plan diyorum, çünkü Babası Abdülmecit'in, amcasının oğlu Vahdettin'e, hemen öncesinde 2 mektup gönderip "Anadolu'ya şehzadelerin gönderilmesini" önerdiğini biliyoruz. Kuvayı Milliye hareketinin önderliğini Osmanlı sülalesine geçirme planının öznesi olmuştur Fenerbahçe Başkanı. Vahdettin’in damadı, İstanbul günlerinden tanıdığı olan Mustafa Kemal’in “gelme” haberine rağmen, ısrarla Ankara’ya gidip hareketin başına geçmek için yola çıkmıştır. Fenerbahçe kaynakları bu hazin olayı inanılmaz bir pişkinlikle anlatıyorlar. Onlara göre, Anadolu hareketine katılmak istemişmiş. Bu konudan hiç haberdar olmayan elbette çok ama duyup da o mazerete safça inanan Fenerbahçelilerin sayısı da az değil. Ama şunu atlamışlar: Gerçek niyetin ne olduğunu, Mustafa Kemal, olaydan 1 yıl bir geçmeden 24 Aralık 1921’deki Meclis’te yaptığı ve nihayet yayınlanan TBMM gizli celse kayıtlarında anlatmış!

Mustafa Kemal, Anadolu hareketinin başarıya ulaşacağının ortaya çıkmasıyla Padişah tarafından başlatılan bu girişimin Ömer Faruk Efendi’yi Milli Mücadele’nin başına getirerek onu yeni padişah yapmayı planladığını şu sözlerle anlatıyor.
Merak eden okusun, tümünü yukarıda fotoğraf olarak koydum. Atatürk, görüldüğü gibi "gayeyi" bizzat teşhis etmiş. Yazıyla da ekleyeyim: “Şahsen Ömer Faruk Efendi’yi tanırım. Bana bazı mektuplar yazmıştı ve kendisiyle yakından temasta bulunan bazı arkadaşlarla da şifahen haber göndermişti. Bana gönderdiği şeylerde diyor ki, ben oraya geliyorum. Ben oraya gelir gelmez, benim şeraitimi şimdiden tespit ediniz ve buradan birtakım insanlar getireceğim ve benimle beraber kalacaklardır. Doğrudan doğruya istihdaf ettiği gaye, halife ve padişah olmak." 

İşte bu gerçek, Fenerbahçe kaynaklarında yer alan (Bkz: “Sarı Lacivert Kurtuluş Savaşı”, S. Meydan) “İstanbul ve Padişah Vahdettin İngilizlerle birlikte Milli Hareketi yok etmek için çabalarken, FB’li şehzade Ömer Faruk Efendi, Milli Harekete katılmak için Anadolu’ya geçmişti.” cümlelerinin arka planı! İşgal dönemi dahil 5 yıl (1919-1924) Fenerbahçe Başkanlığı görevini yapan Ömer Faruk Efendi, 1924 yılının başlarında arkadaşı Milli Mücadele’nin lideri tarafından ülkeden çıkarılmış ve bir daha Türkiye Cumhuriyeti'ne dönememiştir.

Fotoğrafta ortadaki asker üniformalı kişi, Fenerbahçe Başkanı Ömer Faruk Efendi
Fotoğrafta ortadaki asker üniformalı kişi, Fenerbahçe Başkanı Ömer Faruk Efendi
Halife Abdülmecit Efendi’nin oğlu, Padişah'ın kızı Sabiha Sultan ile dillere destan bir düğün ile evlenen, filozof Rıza Tevfik’in ironik ifadesiyle “Anadolu işgale uğrarken İsviçre Alplerindeki Terrie kasabasında tatilde olan” Ömer Faruk Efendi, 80 yaşında Mısır’da öldü. Yıllar sonra Ömer Faruk Efendi sürgündeyken "bize artık ihtiyaç kalmamış. Ben bittabi bunu bilemezdim, çok gençtim" diyerek günah çıkarması oldukça trajikti. Mustafa Kemal Atatürk'ün konuşmasında bahsettiği, Ömer Faruk Efendi'yi "Ankara'ya gidip "halife ve padişah olmaya sakın yeltenme" diye ikna etmeye çalışanın da bir  Galatasaray'ın kurucu isimlerinden, Ruşen Eşref (Ünaydın) Bey olması ise maalesef bilmedikleri bir başka trajedi. Evet, artık General Harington Kupası’nın hikayesine, sanırım bilinmesi istenmediği için pek bilinmeyen bu “yaman çelişki”den sonra geçebiliriz.

General Harington Kupası maçı,  29 Haziran 1923’te yapıldı. Fenerbahçe resmi sitesinde şöyle anlatılıyor maç.

Yazı, bize milliyetçi duyguların fişeklendiği, çok hararetli bir atmosferi anlatıyor. “Fenerbahçeye özel bir kin duyan” işgalci komutan Fenerbahçe'yi maça davet ediyor. Kulüp kabul ediyor. Mağrur ve küstah bir şekilde statta özel koltuğunda oturup alaycı bakışlarla futbolcularının Fenerbahçe’yi eze eze yenmesini seyretmeyi planlamış olan general büyük hüsrana uğruyor. Fenerbahçe, mucizeyi gerçekleştiriyor ve halkın kin ve öfkesinin simgesi olarak kendisinden kat kat güçlü olan işgalcileri (adeta bir İngiltere milli takımını!) yeniyor. Halk coşku içinde sokaklara  fırlıyor, futbolcuları omuzlarında caddelerde taşıyor. Tam bir film senaryosu. Zafere Kaçış’a nasıl benziyor, değil mi? Ama gerçek hayatta hikaye böyle gerçekleşmedi. Bir zaman tüneli makinemiz olsaydı, 29 Haziran 1923  gününe geri dönseydik, şunlarla karşılaşacaktık. İstanbul’da hayat normal akışına döneli neredeyse 1 yıl olmuştu. Padişah Vahdettin çok şehri terketmişti. Şehri artık Kuvayi Milliye yani Ankara Hükümeti yönetiyordu. Çünkü o maçtan tam 9 ay 25 gün önce (4 Eylül 1922) Türk ordusu İzmir’e girerek kurtuluş savaşını fiilen sona erdirmişti. Çünkü o maçtan tam 9 ay 11 gün önce (11 Ekim 1922) Mudanya’da bizzat Ankara Hükümetini temsil eden İsmet Paşa, General Harrington’la masaya oturarak İstanbul’dan çekilme takvimi oluşturmuşlardı.

En sağdaki (beyaz üni forma) isim General Harrington
19 Ekim 1922, yani maçtan tam 8 ay 10 öncesi,  Ankara Hükümeti’ni, Kuvayı Milliye’yi temsilen Refet Paşa’nın İstanbul’a geldiği gündür. Geldiğindeki karşılamayı, o inanılmaz coşkulu görüntüleri aşağıya koyuyorum. Görüntüler, bayraklar sanırım her şeyi anlatıyor. İşgal altındaki bir şehir değildir artık İstanbul..


Gülnihal Vapuru'nun  İstanbul'a girdiğinde, Boğaz'daki coşku, yüzlerce tekneyle karşılama.. Görüldüğü gibi, duyguların tavan yaptığı tek yer burasıdır. Sokaklarda tek bir işgal askeri yoktur, tümü gelen emirle eşyalarını kışlalarında toparlamakla meşguldür. Kısacası, işgalin esas sona erişinin tarihi 19 Ekim 1922’dir. Hazır mısınız? Şimdi buraya o büyük günden bir fotoğraf koyuyorum. Soldaki Refet Paşa.. Sağdakini tanıdınız mı?


Hayır, “işgale karşı başkaldırışın simgesi”  Fenerbahçe’nin başkanı, kaptanı vs. değil. Evet, Galatasaray’ın kurucusu Ali Sami Efendi sağdaki! O gün, Refet Paşa’yı karşılayanlar arasında halktan Fenerbahçeliler muhakkak vardı. Ama bizde kurucumuz Ali Sami Efendi’nin İstanbul kulüpleri adına Refet Paşa’yı karşılarken çekilmiş bu olağanüstü güzel fotoğrafı var. Ve biz bu fotoğraftan yola çıkıp işte “işgale karşı mücadele süresince İstanbullulara önderlik eden Galatasaraylıların reisi Ali Sami bey, meşakkatli mesailerinden ötürü Refet Paşa tarafından tebrik ediliyor” diyerek arkasına hamaset dolu bir öykü uydurmamışız. Bu fotoğrafın çekildiği gün 23 Ekim 1922’de, Fenerbahçe başkanı Ömer Faruk Efendi, 1 ay sonra bir İngiliz gemisiyle İstanbul’u terkedecek olan kayınpederi Padişah ile “saltanatın yürürlükten kaldırılacağı” haberinin sonucunu konuşuyordu, ki 1 Kasım 1922’de kaldırıldı. Ve nitekim bir ailenin iktidarının devamı için, Cumhuriyet'in gelişinin farkında olmadan üzerine konmaya çalışanların bildiğimiz akıbeti.. 

Ana konuya geri dönüyorum. Peki, Refet Paşa’nın idareyi fiilen almasının üzerinden tam tam 8.5 ay geçtikten sonra, bu Kupa nasıl olur da “işgalden kurtuluşun simgesi” olabilir? Elbette olamaz. Ve değildir de zaten. Tekrar zaman tüneli makinemize girelim ve tam maç gününe,  29 Haziran 1923  gününe geri dönelim. İstanbul’da şunlarla karşılaşacaktık: Refet Paşa, İstanbul’un idaresini artık tamamen eline almıştır.  Öyle ki, Türk askerleri evlere baskı yapmakta, Ankara’dan gönderilen “tutuklanacak hainler” listesindeki isimleri tek tek evlerinden almaktadır. İşgal kuvvetleri, buna karışmamakta, çekilmenin lojistik işleriyle uğraşmaktadırlar. Sürekli toplantılar yapılmakta, ayrıntılar konuşulmakta, İşgal Kuvvetleri’nin ellerindeki malzemelerden taşınamayacak olanların satışı yapılmaktadır. General Harrington, zaten yumuşak başlı, Türklerle iyi geçinmek isteyen bir idarecidir. Mustafa Kemal’e hayrandır. İstanbul’u, İstanbulluları seven biridir. Hatta daha dün işbirliği yaptığı isimlerin tutuklanmalarına yardımcı bile olmaktadır. Buna bir örnek vereyim. En üst düzey adamı olan Müttefiklerarası Polis Komutanı Al­bay Colin Robert Ballard’ı, Refet Paşa ile çalışmayı reddettiği için almış görevden. O dönemdeki bir Fransız raporu, Harington’un karakterini de ortaya çıkarıyor.
İşte böyle bir işgal komutanının İstanbul’dan ayrılmadan önceki etkinliklerinden biriydi o maç.  Aslında maç da demeyelim, söz konusu olan bir turnuvaydı! Evet, turnuva. Üstelik İngilizlerin kendi kurdukları takımlar arasındaki bir turnuva.. Harington Kupası, aslında vakit geçirmek isteyen İngiliz askerleri için düzenlenen bir turnuvaydı.  O takım isimleri de (Irish Guards, Grenadiers Guards ve Coldstream Guards) askerler bulundukları kendi birliklerine göre koymuştu. Örneğin “Grenadiers”, el bombalı piyade birliği askerlerinin birliğiydi. Goldstream Guards” (FB kaynakları yıllardır  Goldstream olarak yazıyorlar; “Coldstream Guards” olmalı bu birlik),  kafalarındaki şu meşhur uzun kırmızı şapkalarıyla bilinen en eski tören birliğiydi. Evet ordudaki askerler bunlar; ama Fenerbahçe kaynakları bunları “İngiliz Milli Takımı” gibi tanımlıyorlar Sadece o maç için  İngiltere’den, Mısır’dan filan profesyonel futbolcu getirdiklerini de uyduran “kaynaklar” da var ki pes diyorum artık! Şaka gibi. Basit, mantık bile çalıştırılsa yanlış. Adamlar zaten gidiyor,  Mısır'dan Süveyş'den niye asker getirsinler? Uçak seferi filan da yok hani... Anlatıda kullanılan diğer gerçek dışı yan unsurlarından biri de şu: General Harington’un giderayak bir PR çalışması çerçevesinde dostluk adına yaptığı çağrı da özel kin duyduğu safsatasını uydurdukları Fenerbahçe’ye değil. Söz konusu turnuva tamamlandıktan sonra (Coldstream kazanmış),  4-5 yıldır zaten güzel güzel dostluk maçı yaptıkları tüm kulüplere davet yapmışlar. Bu daveti diğer kulüpler pek önemsememiş, yanıt verme gereği de duymamışlar. Hevesle tek atlayan Fenerbahçe yöneticileri.. Yani o maç, “işgal koşullarında” değil, “dostluk koşullarında” yapılan eğlenceli bir etkinlik aslında. Nitekim maçtan sonra hep birlikte bir çay partisine gitmeleri de bunu gösteriyor.

Yani anlatıdaki gergin, on binlerin atılan her golde intikam diye bağırdığı bir durum asla yok. Tersine, herkes keyifli. İngilizler nihayet döneceği için mutlu, Harington, bir sevgi halesi içinde olduğu için mutlu, Türk’ler işgalden kurtulmuş, zaten mutlu. İltifatlar, müzik, çay partisi.. Şimdi, bu noktada o gün yaşanan gerçek havayı hissedebileceğiniz tek kaynak, anılar ve gazete kupürleri olabilir. Önce anılara bakalım. General Harington’un anıları var mı diye araştırma yaparken şu kitabı buldum. Açıkçası hem Harington’ın anılarını yazdığını öğrenmekten, hem de üstelik bunun Türkçeye  çevrilmiş olmasından dolayı sevinmiştim.

Ama bir dakika. Hürriyet’te yayınlanan habere, Fenerbahçe’nin oynadığı kupa finalinin ballandıra ballandıra anlatılmasına bakarak, popüler yazar Atilla Oral’n bu kitabında Harington’un kendi bakış açısından olayı anlattığı satırları bulacağını düşünenleri uyarayım baştan. Öyle birşey yok. Fenerbahçeli tarihçi, maalesef bizi yanlış yönlendiriyor. Çünkü Harrington’un orjinal anılarında ne kupayla, ne Fenerbahçe ile hatta ne de futbolla ilgili tek bir satır bile yok! Kitabın orjinalinin pdf’ini merak edenler için buldum. Link burada! 

Harington’un kitabının zaten bir bölümünü oluşturan İstanbul günlerinde en ilgi çekici şey, karısının köpekleriyle Belgrad ormanlarında yolunu şaşırıp kaybolması ve generali telaşlandırması.. Bir de son bölümde (sf 211) tanıdığı şahsiyetleri anlatırken Vahdettin ve Halide Edip bölümü var ilgimizi çekebilecek; o kadar. Bir ara kriketten bahsediyor. Bir de Ordu spor komitesinin kurucusu olduğundan, hepsi bu! Kitabın geri kalanı askerlik anısı. General Haringon, kitabının o bölümünde Mustafa Kemal’e nasıl saygı duyduğunu, İstanbul halkıyla nasıl dost olduğunu filan anlatıyor. Ama sanki Harington’un anıları gibi sunulan bu kitapta da, esasen aslı Fenerbahçe sitesinde olan o "destan" var. Bu anlatının bir de maçı tasvir eden ikinci bölümü var; ona birazdan geleceğim. Hamaset edebiyatının mükemmel bir örneği adeta. İşgalcilerle hesaplaşma, intikam duyguları, Kocatepe’deki şahlanışın provası..

Yani, maç futbolu geçmiş,  işgalcilerle hesaplaşmaya dönmüş. İstanbul halkının intikam duygularını teselli eden yegane olay olmuş. Fenerbahçe Kuvvayı Milliye ruhunun halk içindeki sembolü olmuş. E, zaten Atatürk de Fenerbahçeliymiş. Anlatıyı böyle kurmuş yazan. Şimdi  bir iki fotoğraf koyacağım. Bunlar İşgal dönemindeki Fenerbahçe'nin maçlarından. Bu fotoğraflar "Kuvayı Milliye ruhu", "intikam" vs. fotoğrafları olabilir mi sizce?
Mesela, bir başkası. Ya gayet normal aslında bu fotoğraflar. İki takım hep birlikte poz vermiş. Ama normal olmayan, bu maçların adeta "istiklal savaşı" gibi gösterilmesi. Neden böyle bir algıya başvurmuş yazar sizce? Sanırım artık doğru olup olmadığını kimsenin sorgulamaya bile cesaret edemeyecek kadar yerleşikleşmiş bu çarpıtılmış masalın devam etmesini istiyor. Halel gelmesini istemiyor. İnanılmaz ama filmini çektiklerini duyuyorum. Evet, gerçekten filmini çekeceklermiş! Tahmin ediyorum, filmde  29 Haziran 1923 günü oynanmış o maçın sonunu aynı şu resmi sitelerinde yer alan anlatıdaki gibi canlandıracaklar: Yani fesler havada uçuşmuş, omuzlar üstünde staddan çıkmışlar, Beyoğlu caddelerinde omuzlar üzerinde kutlanan milli zafer..

Konuyu bilenler, biliyor ki bu anlatılan maç sonrası coşku, zekice yapılan çarpıtma. O maça tarihi bir önem atfetmek istedikleri için, maç sonunun sıradan olmasını istemiyorlar. Bu nedenle yazar maç sonuna olağanüstü bir coşku katması gerektiğini biliyor. O güne dair tarihi hiçbir kayıtta öyle bir coşku olmadığı için (birazdan göreceğiz) çok etik dışı bir şey yapıyor. O maçta oynayan, hatta gol atanlardan Zeki Rıza’nın yıllar sonra oynanan başka bir maç için yazdığı bir anıyı oraya monte ediyor! O anı, Taksim Stadı’nın yıkılışı nedeniyle 1940’ta Akşam Gazetesi’nde yayınlanan stad anılarında bahsettiği 1927 yılına ait Slavia maçının sonu aslında: ”Slavia ile yaptığımız ikinci maç günü. Bu maçı hiç unutamam. Slavia’yı yeneceğimizi hiç ümit etmiyordum. O ne büyük bir hadiseydi. Maçtan sonra bir an içinde kendimi  bir insan selinin omuzları üstünde bulmuştum. O zaman bu adetti. Parlak başarılardan sonra Taksim Meydanı’na kadar futbolcular omuzlarda taşınırdı. Biz de uzun müddet omuzlarda gittik.”

Bir de anlatıda, İnönü’ün Lozan’dan telgraf çekmesi var; hayal dünyasının bir diğer ürünü.. Öyle bir telgraf yok elbette. Yazışmaların tümü yayınlandı, aralarından böyle bir telgraf çıkmadı. İsmet Paşa’nın başında o kadar dert varken o maçtan haberi olması koca bir şaka.. İşgal döneminde Fenerbahçe 50, Galatasaray 23 (10’u Fransız askerleriyle), Altınordu 7 olmak üzere toplam 80 maç yapmış. İlk maçı, işgalin hemen 11 gün sonrasında Fenerbahçe yapmış. Savaşın sona ermesinden sonra (30 Ağustos 1922) da maçların 11 ay boyunca devam etmesi -son maç 30 Eylül 1923-, bu maçların niteliğinin kesinlikle Fenerbahçe’nin algılatmaya çalıştığı gibi olmadığını da gösteriyor. Kimseyi maç yaptılar diye suçlamak da yanlış. Unutmayalım ki, Ankara Hükümeti’nin destekçileri arasında İtalyanlar ve Fransızlar da vardı. Dahası İngilizler, o dönem Yunanistan ile yaptığımız savaşta tarafsızlık kararı almıştı. Birazdan silah kaçırma bahsinde değineceğim ayrıntılı.. O dönemin havasını bilmeden saçma bir efsane yaratmak çok yanlış. Vakit geçirmek için İngiliz askerlerine yaptırılan bu eğlencelik maçların, dönemin İT/Kuvayı Milliye yanlısı gazetelerinden bazılarınca özellikle abartıldığı saptaması yapmıştı Şükrü Hanioğlu Hoca; çok doğru. Soru esasen şu: Biten savaşın ardından, gün sayan askerlerin turnuvası sonunda, sempatiklik adına yaptığı davete gelen Fenerbahçe’nin maçını, “intikam duyguları içindeki milli duygularını şahlandıran ve yaralı gönüllere teselli veren yegane olay” gibi tanımlatan duygu nedir? Evet. Şimdi geçelim şu meşhur “Milli Mücadeledeki Fenerbahçe” argümanına..
Bu rolü şöyle anlatıyor Fenerbahçe kaynakları.. Şöyle bir ağız tadıyla İstanbul’u işgal ettirmeyen Fenerbahçe’den intikam almak isteyen bir general. Kapatılmasın diye araya giren Saraylılar. MİM grubuyla koordineli çalışan Fenerbahçe.. Gizlice silah kaçırılan "kayıkhane" var bir de anlatılarda... Başlayalım o halde!

1) Fenerbahçe hiç kapatılmamıştır. Kapatılsaydı işgalci piyadelerle 50 maç yapamazdı zaten! Yine başka Fenerbahçe sitesinde yazıldığı gibi “kulüp kapısının önüne asker koydular” dediği olayın Fenerbahçe ile ilgisi zaten yoktur. Bu kadar kendine yontmaya çalışmak, hamaseti de geçiyor, geçmişe saygısızlık boyutuna çıkıyor. İşgale karşı mücadeleyi okullar, esnaf, işçiler, kadınlar, basının bir kısmı ve esasen gizli teşkilatlarda çalışan isimsiz binlerce kahraman yürütüyordu. Kadınlar meydanlarda miting yapıyor, üniversite öğrencileri, İngiliz yanlısı hocaların derslerine girmeyip, onlar ayrılana kadar boykot yapıyorlar ve isteklerini kabul ettiriyorlardı. Kısacası topyekün bir mücadeleydi bu.

2) Teşkilat-ı Mahsusa, Karakol, Müdafa-i Milliye (Mim Mim), Felah, Muvanet-i Bahriye... İttihat Terakki/Kuvvayı Milliye için çalışan birçok örgüt, Anadolu’ya silah taşıdı. Savunma Bakanlığı ve Genelkurmay Başkanlığı kısa bir süre dışında zaten Ankara’yla koordineydi. Milli Mücadele kimsenin takım rengine bakılan bir süreç değildi. Bu yüzden bir çok Galatasaraylının zaten çoktan Ankara’ya gittiğini ve bizzat Mustafa Kemal’ın yanında, ekibinde olduğunu bilmez. Üstelik bir tanesi kurucumuzdu!

Biz Ruşen Eşref milli mücadele döneminde Atatürk’ün yanında diye, Abdürrahman Şeref milletvekili ve Cumhuiyeti ilk duyuran isim diye Galatasaray’ın milli mücadeleye olan katkısını hiç böyle anlatmadık doğrusu. Değinmeden geçemeyeceğim; Fenerbahçeli tarihçinin sanki Fenerbahçe’nin kapatılmasının öcünü alıyormuş gibi anlattığı Topkapılı Canbaz Mehmet, Teşkilat-ı Mahsusa’nın  ilk Şehremini şubesini kuran isimdi. Gelibolu’da Mustafa Kemal’in komutası altında savaşmış bir askerdi. Mustafa Kemal’i daha Anadolu’ya gitmeden koruyan biriydi. Şehrin arabacılara ve hamallara ilâveten, İstanbul’un birçok hırsız ve yankesici çetesiyle de aşinalığı olan ve onları silah depolarının soyulmasında kullanan Topkapılı’nın Fenerbahçeyle ilgisi sıfır bile olamazdı. Ayıp.

3) Çok daha önemli, nedense atlanılan, başka bir tarihi gerçek: İşgal sırasında, İstanbul’un Anadolu’ya açılan kapısı olan Kadıköy ve Üsküdar, İtalyan kontrolündeydi. Ve burada kontrol gevşek bile değil, yoktu. İngilizlerle büyük anlaşmazlıklar yaşayan İtalyanların (ve ardından Fransızların), Kemalist harekete destek verdiğini, uçak dahil epey silah yardımı yaptığını ve İstanbul’daki silah kaçakçılığına ses çıkarmadığını biliyoruz. Dolayısıyla bir efsane gibi anlatılan İngilizlerin kulübü bastığı, 2 futbolcuyu öldürdüğü ve General Harington’un Fenerbahçe aleyhine bildiri yayınlayarak kulübü kapattığı iddiaları, kanıtı olmayan, gerçeklikten uzak, şanlı tarih oluşturmada kullanılan anlatılardan bazıları.. Üstelik bu rahat İtalyan bölgesinde 2 ana ikmal hattı olduğu da bizzat kullananlar tarafından ayrıntılı olarak yazılmıştır. Bu hatlardan birincisi, Menzil Hattı denilen Dudullu ve Geyve hattıdır. Diğeri ise Üsküdar’daki Özbekler Tekkesi’dir, oradan da Çamlıca. Aslında İttihat Terakki’nin sakladığı malzemenin esasının Avrupa yakasında olduğu da biliniyor. Yeşilköy'deki Çobançeşme cephaneliğinden 250.000 fişeğin çalınması, Haliç’teki depodan 500 sandık cephanenin kaybolması gibi yüzlerce raporlanmış gerçek hikaye var kitaplarda..

Son olarak, Fenerbahçe neden tarihini böylesine efsanelerle farklılaştırmak zorunda hissediyor sorusuna bana göre  verdiğim yanıtı yazayım. İlginçtir ki, bu iddialar ve sahiplenmelerin tümü, 2000’li yılların hemen öncesi civarına dayanıyor. 70’lerde ve 80’lerde (ve tabi daha öncesinde) Fenerbahçe kulübünün bu bağlamda bir söylemi yok. Diğer herkes gibi maçını yapıyor, yeniyor, yeniliyor vs. Futbol konuşuluyor. 1980’lerin ortasından itibaren Galatasaray’ın futboldaki yükselişinin başlangıcıyla, tarih, değme edebiyatçıya taş çıkaracak hamasi hikayelerle yeniden ambalajlanıp huzursuzlaşan taraftarına sunuluyor. Rüştü Dağlaroğlu’nun “Fenerbahçe Tarihi” kitabının 1987’de yeni yayınına denk geliyor bu. Bu mistifikasyon malzemeleri ilk orada üretilmiş. Rahmetli Dağlaroğlu’nun tarihçi olmadığını, yıllarca sporculuk ve genel sekreterlik yapmış bir Fenerbahçe aşığı olduğunu biliyoruz. O’nun hayatında ve hayal dünyasında büyük bir yer kaplayan Fenerbahçe için tarih yazmak istemesi çok doğal bir şey.  Ama ne yazık ki olmayan şeyleri olmuş gibi yazmak, sıradan olayları büyük bir başarı gibi anlatmak, bu kitapta fazlasıyla mevcut. Beşiktaş’a kızıp Fenerbahçe’nin kuruluş tarihini 1899’a çekebilecek kadar tarihi gerçekleri önemsemeyecek bir tutkudan bahsediyoruz. Başka bir dolu tahrif de var maalesef. Örneğin, yazarken artık yaşamayan isimlerden kurguladığı bir hikaye, Atatürk’ün “Fenerbahçeliliği”nin “ispatı” oldu maalesef.. “Ya böyle bir şey olmadı,  yapmayın” diyecek isimler üstelik Galatasaraylı isimler! Yani tavatür.. Oğlu diyor ki, ben babamdan dinledim filan. Rahmetlinin başka birçok değerli çabası var, biliyoruz elbette ama oradaki abartıları alıp 1987’den sonra destansı hikayeler haline getirenlerin iyi niyetli olmadığı kesin.. Ardıllar felaket.. Hele bir de olgunlaşmamış gösterişlilik eseri bir Asr-ı Fener var kitabı ki, Dağlaroğlu’na rahmet okutuyor. Tarihi bambaşka bir biçime büründürmüş. Futbolda giderek başarısızlığa, yetersizliğe alışmakta zorlanan Fenerbahçelilere teselli gibi.. Tarihi bilmeyen kalabalıkları hamaset yüklü öykülerle kandırmanın anlamı nedir? İşgalde olan bir şehirde, sadece numaralarla adlandırılacak kadar gizli çalışan binlerce gönüllünün tarihe geçmiş çabalarını hiçe sayarcasına ‘bizim iskeleden silah kaçırıyorduk’ demek nedir? Kurmaca bir tarih yaratmak için olayları eğip bükmenin gereği yok. Fenerbahçe’nin tarihi, olduğu haliyle de okunabilecek, sevenlerinin gurur duyacağı, futbolseverlerin takdir edeceği kadar köklü.. 

Evet, söylemiştim uzun olacak diye. Buraya kadar sabredenlere teşekkürler. Bitti. 
Sevgilerimle,

Mehmet ŞENOL

Hiç yorum yok

Okumuş olduğunuz başlık hakkındaki yorumunuzu bırakmak için lütfen aşağıda bulunan alana görüşlerinizi belirtiniz. Unutmayınız ki; yorumlarınız blog ekibinin onayı doğrultusunda görüntülenecektir. Hakaret ve küfür içeren yorumlar onaylanmayacaktır.

Blogger tarafından desteklenmektedir.